?

Log in

Kitap Hırsızı

KİTAP HIRSIZI
MARKUS ZUSAK

Önce renkler
Sonra insanlar
Ben genellikle böyle görürüm.
Ya da en azından böyle görmeye çalışırım.


İşte Azrail’in açılış sözcükleri, bir sonra ki ise oldukça vurucu:

“İşte küçük bir gerçek; Öleceksiniz”
Ne kadar küçük bir başlangıç değil mi? Azrail’in, Ölüm Meleği’nin anlatacağı milyarlarca hikaye olmalı, kolları arasında tuttuğu ruhlardan dinlediği, ama o anlatmak için Kitap Hırsızı’nı seçiyor. Küçük bir hikaye,


Bir kız,
Kelimeler,
Bir akordeoncu,
Birkaç fanatik Alman
Bir Yahudi boksör
Ve bolca hırsızlık


Azrail kitap hırsızını üç kez gördü.

”KitapCollapse )

Bundan sonra olanları öğrenmek için kitabı da okumak gerekiyor tabiî ki. Ama şimdiden uyarmam lazım ki okurken yanınızda bolca mendil bulundurun. Ben okurken oldukça fazla ağladım. Hikaye şiir gibi anlatılmış kelimeler her seferinde çarpıyor adamı. Eğer okumaya karar verirseniz umarım siz de benim kadar beğenirsiniz.:)

araf hikayeleri

çok uzun zamandır yazmadığımı biliyorum, bu sefer ki yazı kendim için değil zaten. biz ailenin tek bir edebiyatçısı var o da kardeşim. kendisinin bir sitesi var yazdıklarını paylaştığı. bir süredir başımı yemekle meşgul o kadar okuyan insanı tanıyorsun ama sitemden bahsetmiyorsun diye. aşağıya küçük bir yazısını koyacağım. eğer beğenirseniz devam edersiniz.

bilinç altıCollapse )


sitenin adı www.arafhikayeleri.com. içinde kenidisinin yazdığı hikayeler, yazılar falan var. şu anda yorum yapma alanı yok ama sizin istediğiniz kelimelerden sizlere hikaye yazabileceği alanlar var. sadece size özel.
Bugün istanbulda yağmur var, hem de ne yağmur, sabah otobüs beklediğim beş dakika içinde sırılsıklam eden bir yağmur. dün akşam başladı hala da devam ediyor sanırım. bir de bu güzelim yağmuru silivri birlik arabalarının kağnı hızlarıyla birleştirin, size beninm yaşadığım azabı anlatabildim demektir. yaz geldiği için yol çalışmaları da ortaya çıkmaya başladı tabiki, beni en çok etkileyeni kumburgazdaki köprü çalışmaları. kumburgaz zaten kış populasyonunun üzerine yazlıkçıları almış durumda, bir de yolların tek gidişe geçtiği durumları yaşıyoruz. normalde bu beni fazla etkilemezdi, haftada bir kez gidiyorum eve nasıl olsa ama bu aralar annem rahatsızlandığından daha fazla gider oldum. her gün çorlu büyükçekmece arasında gidip gelmek sorun değil de o kumburgazı 25 dakika da ancak geçiyor otobüsler. her yedi metre de bir de duruyor sağolsunlar. geçen gün cinnet geçirmeme şu kadarcık kalmıştı, naunetin deyişiyle.

Bugün ise beklemedeyim. annem hastanede ameliyat olacak ve ben izin alıp yanına bile gidemiyorum. bir sürü insan var çevresinde ama ben yokum, orda olsam bir şey yapabileceğimden değil ama orda olmak istiyorum. kalbim orda, aklım orda ama bedenim, çorlu da bir otele kapanıp kalmış bir durumnda. içimde iyi dilekler var sadece ama yine de bir an önce olup bitmesini istiyorum. bir an önce iyi haberleri versinler bana.

SEÇİMLER

              Sahile inen o büyük yokuşun başında duran genç kadın, güneş gözlüklerinin arkasında kalmış gözleriyle dikkatlice önündeki yola bakıyor. Bir ayağını kaldırmış adımını atmak üzere, daha önce milyonlarca kez yaptığı gibi. Nedense bu seferkinde bir duraksama var. O adımı atmak çevresindeki tüm dünyayı  değiştirecekmiş gibi yarı yolda  kalmış ayağı. Ne geriye dönüp gidebiliyor ne de ileri adım atıyor. Her şey saniyenin onda bir kadar bir zamanda olup bitiyor. Bir ayağı havada ileriye bakan bir kadın. O anda geçen sonsuzlukta kararını veriyor, ayak yere değiyor, kadın denize doğru ilerliyor. Kolunda kocaman bir çanta, içine tüm hayatını geçmişini sığdırmış. Onların hepsini denize verecek. İskelenin en ucunda onun gelmesini bekleyen bir kaya var. Oturuyor orada, tüm geçmişini sözcüklere dökmüş, her birinden bir gemi yapmış, şimdi vedalaşarak gönderiyor uzaklara. Son gemmisini de bırakınca denize içi haifliyor. .Kollarındaki çantası boşalmış, şimdi sadece gelecek ve umutlar var içinde. 

         Bir iskeledeyken tek bir yön vardır gidilecek eğer denize gitmek istenmiyorsa. İskele hep dönüşler içindir. Ama kadın kararlı, bugün dönüşler yok onun hayatında. O ileriye gitmeyi seçti bir kez, o zaman ileri gidilecek. Onu ordan alıp götürecek bir tekne yanaşacak elbet. içinde yolculuklar barındıran, adı seçenek olan.

misafir ağırlama sanatı..

bu gün evde misafirlerim vardı, öyle böyle değil ama ağır misfirler. eşimin teyzeleri ankaradan geldiler, bu gün de bana çay içmeye geldiler. sabahtan beri evi bir düzene oturtayım diye uğraşıyorum. önce ev temizlendi, süpürlü, silindi yozu alındı. parlatıldı resmen. evim küçükte çok fazla zamanımı almıyor sağolsun. sonra bir 15 dakikalık moladan sonra, mirsafirlerin ikramlarını hazırladım. gelenler sadece üç kişi olduğu için öyle kilolarca bir şey yapmadım tabi. bir keke bir de börek. akşama yemeğe de kalacaklarını tahmin ettiğimden tüm malzemelerimi hazırlamıştım zaten. onlar çaylarını içerken ben de zeytin yağlıları falan yaptım sonra da yemeklerimi yaptım. kendi hızıma kendim de şaştım yalnız. bir saattte üç çeşit yemek çıkıverdi. sanırım bu ırsi, annem benden daha hızlı misafire yoktan var etmeyi başarabilen bir kadın. ben de yakında onun gibi olurum herhalde. akşam kayınpederim ve görümcemde gelince aile tamamlanmış oldu. yaklaşık yarım saat önce gittiler. ben bir güne bunları sığdırdım ama bu kadar hızlı çalışmayı unutunca beden, her tarafım da ağırmaya başladı. misafir ağırlamak zor iş kardeşim, bir kere hep gülümseyeceksin. ne derlerse desinler yok canım diyeceksin. mesela; *ne zahmet ettin bu kadar şeye, yormuşsun kendini* derlerse, sen de ; * yok canım zahmeti mi olur, kırk yılda bir gelmişsiniz* diyeceksin. o arada kemiklerinin yer değiştirmiş olması mühim değil. bakmayın siz benim söylendiğime oldukça güzel bir akşam geçirdim. :)

Tags:

charlize, tanrılar ve melekler;

bu akşam çok güzel bir charlize theron filmi izledim. will smithle beraber oynadığı bir film ismi hanckock. honckock bir süper kahraman ama öyle bir kahraman ki hiç bildiğimiz kahramanlara benzemiyor. biraz anti kahraman diyebiliriz. adam işleri kendi bildiği şekilde biraz da yüksek şiddet altında çözüyor. içki içiyor, ama öyle böyle değil adam silahlı çatışmanın ortasına bile elinde viski şişei ile gidiyor. süper güçlü bir adam, kurşun işlemiyor, uçabiliyor yani bir süper kahramanda olması gereken bütün özelliklere sahip. sadece birisi ona serseri dediğinde sinirlenebiliyor. hem de öyle böyle değil epey sinirleniyor. son sinirlenmesinde suçluları yakalıyor ama şehre de 9 milyon dolar civarında bir zarar veriyor. adamanların minübüsünü bir binanın tepesinde falan bırakıyor. ray ise bir reklamcı yapmak istediği dünyayı değiştirmek ama büyük şirketlerin karşısında pek de şansı yok. böyle bir görüşmenin sonunda tren raylarında mahsur kalıyor, trafkten dolayı, tren ona çarpacakken hanckock tarafından kurtarılıyor. onu evde yemeğe davet ediyor. ve sevgili charlize ile orada karşılaşıyoruz. hanckock rayin karısı maryi görünce bir garip oluyor, biraz da onun etkisiyle rayin senin imajını düzelttmeliyiz fikrini kabul ediyor. şehir de pek de sevilmeyen bir kahraman hanckock. şehri belki suçlulardan kurtarıyor ama onlardan da fazla tahrip ediyor. hakkında açılmış 600 kadar dava var ve hiçbirine cevap da vermemiş. böylece olaylar başlamış oluyor. asıl güzelliği bundan sonra başlıyor aslında. devamını anlatmayayım belki izlemek isteyen olabilir. ama orda marynin anlattıklarını izleyince 405i iyice bir yar ettim. hani derler ya filler dövüşür çimenler ölür. tanrılar dövüştüğünde oluşacakların ne olabileceğini görebiliyorsunuz.  izlemeyen varsa izlemesini tavsiye ederim. ben çok sevdim, içimdeki 405 sevgisi de iyice kabardı. :)  

canım sıkılıyor

canım sıkılıyor, yapacak bir şeyim yok şu anda. kita bile okumak istemiyorum ki bu benim için hiç olmayacak şeylerden biri, ben her daim okuyabilen bir insanım. son iki haftadır yani işten çıktığımdan beri örgüye merak saldım. neredeyse bir kazak (sadece kolları kaldı), kocaman bir şal ( görümcem evleniyorda onun için), bir iki tane de atkı, fular falan ördüm. onlar bile çabucak bitiyorlar, bundan yola çıkarak bir ara yaptıklarımı satsam mı bile diye düşündüm. işsizim ya şimdi para kazanmanın yollarını bulmaya çalışıyorum. krizden dolayı bu ara bizim sektör epey durmuş vaziyette, kimse yeni eleman alımı yapmıyor, hatta küçüklmeye gidiyorlar. ne kadar az elemanla ne kadar çok iş yaparız. ben de evde oturduğumdan sarabildiğim her şeye sarıyorum bu aralar.

hayır bir de her şey o kadar boş ki, ne televizyonda izlenecek bir şey var, ne de çevremde yapacak bir şey. evde de fazlaa oturmuyorum, ordan oraya gezip duruyorum. ben de aile büyük olduğu için sırf teyzeleri gezmek bile epey zaman alabiliyor. ama ne olursa olsun herkes işinde gücünde, fazla takılamıyorsun çevrelerinde. bu evde olmanın iyi yanları da oldu, bir çok kişinin gönlünü yaptım gezmelerimle. yine de bir yerden sonra ondan da sıkılıyorsun. gidip teyzemden bir sürü kitap aldım onları okumam gerek aslında ama dediğim gibi kitap okumak bile zor bu aralar.

bir çok şeyi özlüyorum, hani insanlar yaşlandıklarında onlardan genç olan herkese zamanlarının kıymetlerini bilin diye sitem ederler ya. ben de o durumdayım, üniversiteyi özledim mesela, ordayken bir amacım vardı en azından, okulu bitirmek. izmiri özledim ki, çok uzun zaman oldu gitmeyeli, en son çıkışımı almaya gitmiştim, o zaman da sene 2002ydi. olmuş dokuz sene. bazen yalnız zamanlarımı özlüyorum, tek sorumluluğumun kendim olduğum zamanları. kafama esince alıp başımı gitmeyi özlüyorum. evlilik çok güzel bir şey ama bir daha hiç tek başına, kendin olamıyorsun. her zaman hareketlerini yanındaki insana uydurmak zorundasın. bu da bazen zor gelebiliyor.

Dec. 31st, 2008

Yılbaşı nedir diye düşünüyorum bir kaç gündür. Neden kutlarız yeni bir yıl gelmesini, eskiyi hayatımızdan söküp atmak için neden özel bir çaba harcarız. Yeni gelen yılın eskisinde yaptığımız hataları kapatacağını düşünürüz belki de, bilemiyorum. Ne olursa olsun yeni olan her şey güzeldir. Tazadir, bailangıçtır, daha tüketilmemiştir. Acaba yeni bir yıla girdiğimiz için mi hediyeler veriyoruz yakınlarımıza, yoksa eskiyi sağ salim atlatabilmemizi mi kutluyoruz? Bu sene yılbaşı yeni bir ağırlık gibi bende. Havasına girmek için çok uğraştım, biraz yakalayabildim ama geçmiş seneler gibi değil ne yazık ki? Yılbaşını artık kendi başımıza kutlayabileceğimizi anladığımızdan beri ilk defa bu sene hiç bir plan yapmadık kuzenlerimle. Bu sene kuzen toplantısı yok, bol gülüşmeler, mutlu çığlıklar, küçük hediyeler yok. Hepimiz kendi kabuğumuza çekildik resmen. Kardeşim izmite kaçtı mesela, sırf bu yılbaşında ailenin üzerindeki ağırlığı kaldıramayacağından. Ben hala çalışıyorum, akşam eve kaçta giderim bilmiyorum ama yalnız olacağımı biliyorum. bu akşam kocam bile fazla sanki bana. Bir yılbaşı yazısı bu kadar karamsar olmamalı biliyorum, ama ikibuçuk ay önce yaşadığım kayıp b tarz zamanlarda daha çok üstüme bniyor gibi.

Şu anda her şeye boş verip çekip gidebilmeyi dilerdim, ama yaş büyüdükçe sorumluluklarda artıyor. Ne yazık ki çekip gidemiyorum hiç bir yere. Yapmam gereken bir işim, sorumlu olduğum insanlar var, en önemlisi ben kendimden sorumluyum. Ve insan nereye giderse gitsin kendini de götürüyor yanında. Ama gidebilseydim eğer, İzmire gitmek isterdim. Küçük parkta bir çay içmek için olsa bile. Sonra Çeşmeye gidip okulumu görmek isterdim, benim tanıdığım hiç kimse kalmamış olsa da orda, sahilinde dolaşmak isterdim tek başıma. Ordayken havalar güzel oldumu, ben yanıma kitabımı, gazetemi alıp, kahvaltı yapmaya sahile inerdim. Bir insan bir kafede kaç saat oturabilir ki sizce, özellikle tek başına. ben tüm sabahımı geçirdiğimi bilirim. Kitabımda, gazetem de bitmiş olurdu ben kalktığımda. Bunları yapabilmeyi özledim. Bu sene çok ağır geçti benim için. Başlangıcı çok güzeldi aslında, rahattım, huzurluydum, sonra bir şeyler değişmeye başladı. ekstra sinirli bir insan haline gelmeye başladım, son darbeyi de kuzenim sayesinde almış oldum. ondan beridir tüm duygularım uyuşmuş vaziyette. Evet, hala yaşıyorum, hepmiz yaşıyoruz, ama yaşamlarımız artık eksik olduğundan ve bu eksikliği hepimiz hissettiğinden olsa gerek uyuşuk olarak yaşıyoruz. belki de bu yüzden ben yıllardır burası olmasına rağman konuşmaya başladım. İçimdekileri bir şekilde dışarıya atmalıyım, ve bunu tam olarak nasıl yapacağımı bilmediğimden, kelimeler üzerinde oynamaya başladım. benden hiç bir zaman bir yazar olmayacak, hiç bir zaman bir öykü oluşturamayacağım ama kendimi az da olsa ifade etmeyi becerdiğimi düşünüyorum. en azından cümlelerimin bir anlamı varlar.

gidiyor, içimde kalan tüm yaşanmışlar
dönüp arkama bakamıyorum,
korkuyorum
elimde kalmış olan bir avuç anının da
solup gitmesinden.
kapatsam gözlerimi,
karanlıkta kalsa tüm hücrelerim
bir daha konuşmasam
içimde kalsa kelimelerim,
tekrar çocuk olsam ya da
annem örtse her gece üstümü.
ve ben bir daha hiç korkmasam,
daha bilmesem ölümü
gidenlerin ardından ağlamasam. 

31.12.2008


           

süslemeye devam

Süslemeye devam ediyoruz. Ben hala oteldeyim. Lobby'nin bir kısmı bitti recepcion önünü de süsledik sayılır, resimlerini de çektim ama ofisteki bilgisayarıma yükleyemiyorum. Artık eve gidince ordan yükleme yapıcam. Ama gerçekten de güzel oldu. Tek eksiğimiz karın yağması oldu, hava durumu çarşambadan sonra kar gelecek diyor ama bakıcağız artık.

Herkes bu ara yılbaşı için bir şeyler yapıyor, hikayeler yazıyorlar mesela, wallar yapıyorlar. ben her iki durum açısından da kıt bir insanım, photoshop bilgim hiç yok, hikaye yazmaya gelince o kadar iyi değilim. ne yapsam diye düşünüp duruyorum bir süredir ama bir şey de çıkmadı. ben yılbaşlarında insanlara kocaman hediyeler vermek yerine küçük bir kaç şey vererek sevindiren tiplerdenim. Eğer yılbaşı yemeğini ben yapıyorsam her tabağın yanında ufak bir şeyler olur. geçen sene herkese kupalar almıştım, bayanlara küçük bebekler, bu sene küçük çantalar vericem mesela. Bir de kocaman horoz şekerler vardır, belki bilirsiniz onlardan olur her yılbaşında benim soframda. Küçük incelikler, büyük mutluluklar verebiliyor insanlara.

Tags:

yılbaşı ve kitaplar

Yılbaşı yaklaştığı için otelde işler epey bir artmış durumda. Saat 22:30 oldu ama ben eve yeni gelebildim. Çünkü süsleme zamanı gelmiş oldu.  Bu sene otelin süslemesi için kimseyi tutmadıklarından süsleme de bize kalmış oldu. Zaten housekeeping oldunmu her şey size kalır. Neyse ki ben de şeflerim de süsleme yapmayı seviyoruz. Yine de yorucu bir iş. Üstelik geçen hafta otelde aisec diye bir grup olduğundan (üniversite öğrencileri grubu) ortalıkta epey br dağılmış bir durumda. Çocuklar o kadar grültü patırtı çıkartıp, ortalığı o kadar dağıttılar ki toparlamak biraz zaman alacak. 800 tane üniversite öğrencisinin lobby'nin ortasında hoplayıp zıpladığını düşünün... evet, gözünüzün önüne gelen tüm görüntüler doğru.

Şimdi de süsleme yapıyoruz, çam ağaçları, tüller, çanlar, sırmalı toplar çıkmaya başladı ortaya. Kırmızı ve beyaz tüller otelin her tarafını sarmaya başladı. Umarım kısa sürede bitirebiliriz bu işi. Her ne kadar süsleme yapmayı çok sevsem de yorucu bir iş. Bir de üstelik evde yapmam gereken işler var ve ben ev işi yapmaktan nefret ediyorum. :)

Yeni bir kitaba başladım. İsmi Babil'de Ölüm istanbul'da Aşk. Çok hoş bir kitap, bu yoğunlukta ne zaman biter bilemiyorum ama en kısa sürede bitirmem gerekiyor çünkü L&M nin başına daha neler gelicek merak ediyorum. Kısaca konusu; Kanuni Sultan Sülaymanın Bağdat seferi sırasında, Bağdatta bir kütüphanede bazı şeyleri araştıran Şair Hilleli Mehmet Fuzuli, birden bire kör kütüphaneci için bir şey yapmak zorunda kalır. Kütüphaneci intihar etmeden önce Fuzuliye bir hançer teslim eder ve emanete iyi bakmasını tembih eder. Hançerle beraber o anda Fuzulinin çözemediği bir iki cümle de söyler: " Ölmesini bilenler için hançer hayat demektir; ve aşkı bilen biri için yedi gerçek sır vardır, ona saihp olan dünyaya hakim olur". ( Sayfa; 8) Fuzuli bir şey anlamaz bu sözlerden ama merak da eder ne olduğunu. Araştırmaları sonucunda hançerin üzerindeki işlemelerden Babil Cemiyeti diye gizli bir gruba ulaşır. Bu insanlar Babillilerden kalma bir sırrı korumaya çalışan yedi kişiden oluşan gizli bir cemiyettir. Babilin yüksek bilim adamları o zamanlar uzay üzerinde yaptıkları incelemelerin sonucunda bir çok bilgiye ulaşmışlardır en önemlisi uzaydaki kara deliklerden yolculuk yapma sırrını bulmuşlardır ama içlerinden biri tarafından ihanete uğrarlar ve Babil kralı tarafından öldürülürler. Şans eseri birisi kurtulur ve sırrı saklar. Hançer bu sırrı koruyan, Babildeki sır mağarasının kapısını açan şifreleri barındırmaktadır. Fuzuli tesadüfen şifreleri çözer ama bu sırrın kendi zamanında bir anlam ifade etmeyeceğini, insanların ilgisini sadece ordaki hazinelerin çekeceğini düşündüğü için, sırrı yazdığı bir kitabın mısraları arasına saklar. Leyla ve Mecnunun Hikayesine. Kitabı yazdığı parşomenlerden kapağı oluşturan anlatıyor hikayenin gerisini.

Ben yarıladım neredeyse kitabı, bitirmek için de sabırsızlanıyorum ama bu yoğunlukta ilerlemek biraz güç..